Üç Zor Mesele (Teknik – Medeniyet – Yabancılaşma)
ÜÇ KULHUVALLAHİ BİR ELHAM ÜÇ ZOR MESELE’NİN DİBACESİ işin işten geçmediği, Türkiye’de yapılacak şeylerin neler olduğu fikrine mahsus zeminin oluşmasına müsait vaktin işaretlerinin henüz belirebildiği inancıyla yazıldı. Bor’un pazarının geçtiğini kabul etmiyorum; dolayısıyla eşeğimi Niğde’ye sürme düşüncesinde de değilim. Üç Mesele’yi Zor Zamanda Konuşmak içinde erittim ve ortaya daha netameli ÜÇ ZOR MESELE çıktı. Niçin yaptım bunu? Her iki kitabın da müşterisi vardı. Yaptım, çünkü eşeğimi Niğde’ye sürmeğe rıza göstermiş olmak, her iki kitabın ikisinden de nasibini alamamış kıraat meraklılarına taviz vermekti. Paradoks her iki kitabın ikisinden de nasibini alamamışların her iki kitabın piyasaya çıkmasına sebep oluşlarındadır."

İsmet Özel’in “Üç Mesele’yi”, “ Zor Zamanda Konuşmak” içinde eritip bu iki kitaptan ortaya çıkarttığı Üç Zor Mesele; teknoloji, medeniyet ve yabancılaşma karşısında Müslümanlara yeni bir bakış açısı kazandırıyor. Daha doğrusu at gözlüklerimizi atıp meseleleri geniş bir perspektifle görmemizi sağlıyor. Birbirinden derin ve önemli makalelerden oluşan bu kitap bence tüm kitaplıklarda bulunmalı…

Batı, insanı tabiatı egemenliği altına alabilen bir varlık olarak düşünür. Teknik, tabiatı egemenlik altına almanın bir usuldür. Tekniği batılılar insan aklına tapılmasının bir tezahürü olarak görür.  Ayrıca  sömürgeci batının, kapitalist sistemi globalleştirmek için elindeki en büyük kozu tekniktir.

Teknik burjuvaziye hizmet etsin diye Batı medeniyetinin ideallerine uygun olarak türetilmiş bir kuvvettir. İktisadi şartlar ne gerektiriyorsa teknik o yönde hizmete sokulmuş. 19. Yy başlarında enerji olarak kas gücünün ve rüzgarın yerini kömür alıyordu.  Yazarın deyimiyle “inanların tabiatı istismarı hız kazanmış, bu faaliyetin gurur okşayan sonuçları, bazı insanların başka insanları batı toplumların başka toplumları istismar etmeleri hem hız kazanmış hem de mazur kılmıştır.” (sayfa352)

Müslüman başkasının elindekine özenen değil elinde bulunanı hem kendisine hem de başkalarına faydası olacak şekilde geliştirendir. Bu sadece geçim için değil kafa yapımız düşünce sistemimiz dünyayı değerlendirme tarzımız için de böyledir.

Hiroşima’da ilk atom bombasının patlamasının hemen ertesinde Denis de Rougemont şöyle yazıyordu: ‘Bomba hiç mi hiç etkili değildir. Nihayet bir nesnedir. Korkunç bir şekilde tehlikeli bir şey varsa o da insandır. Dolaysıyla düzelmesi gereken de odur’ (sayfa 340)

Medeniyet, insanların maddi gelişmeye mahkum olmasının sonucudur. Maddiyata bağımlı olan toplumda sınıflaşma boy gösterecek, insanlarda zarafet özentisi artacak, insanlar arası ilişki samimiyetsizleşecektir.

Hayatımıza müdahale eden medeniyet, verdiği eğitimle ileriye gitmeyi dayatıyor. Müslümanın gelecekte daha mükemmel bir insan tipine ulaşması mümkün değildir.  Devr-i Saadetin, en üstün Müslümanların yaşadığı dönem olduğundan şüphemiz yok. “Elimizdeki ölçü ‘ileriye gitme-geri kalma’ gibi çarpıtılmış anlayışlar değil ‘hakikatte yakın ve uzak olma’ gibi inançlarımızla bağdık bir ölçü olacaktır.”(Sayfa 350)

Medeniyeti karşımıza bir olgunluk olarak çıkarıyorlarsa biz bu olgunluğa medeniyetin kuramlarına köle olmadan yani Allah'ın çizdiği sınırlar içinde varılabilir. .

Batı medeniyetinin büyük bir kısmı kabuktan oluşur. Bu kabuk soyulduğunda ise içinden pek cüz i bir gıda elde edilir. Bizim gibi batılılaşacağız diye kabuğuyla yutmaya kalkarsanız hem doydum sanırsınız hem de sindirim sisteminiz bozulur. (sayfa 364)  Eğer bizler dünyayı kavrama yaşadığımız ülkenin şartlarını bilme ve kendimizi bu anlamda anlamlı bir yere oturtturmak gayesinde isek her zahirin bir batını olduğunu hükmünü benimsemeliyiz.

Halkın dilinde bir kınama ve alayla  “Türkiye’de yaşıyoruz” ibaresi kullanılır. Kendi değerlerini yok sayma kendimizi sahiplenmeme…  Türkiye’de yaşıyoruz. Yazarın ifadesiyle çekilmesi zorunlu bir dert değil, yaşamın en olumlu biçimi olarak kavradığımız zaman önümüzde sadece omuzlanması gereken ve birlikte omuzlanabilecek zorluklar bulunacaktır.

Müslümanlığa yöneltilen çağ dışı suçlaması eğer Müslümanların çağın çirkefi dışında kalmayı vurguluyorsa iltifattır Ama Müslümanlara çağın düşünce seviyesinin gerisinde olduğunu işaret etmekte, bir çeşit gelişmemişlik damgası vurmak istenmektedir. Müslüman çağın meselelerine Kitap ve sünnetin gösterdiği şekille çözümler getirir ama çağın zorlamalarına boyun eğmeyecektir. Bu haliyle çağın isteklerine “yabancı” kalacaktır. Çağa yabancı olma çağdan habersiz olmak değil, çağa onun tanımadığı hakikatler getirmektir. Eğer ayağındaki pabuç bir yerinden vuruyor, ayağınıza dar geliyorsa yürürken ister istemez aklınıza ayakkabınız takılacaktır. 

Eğer ayakkabınız size ve yürüdüğünüz yola uygunsa zihninizi meşgul eden yürüdüğünüz yolun sonunda varacağınız yer veya sizi bu yola çıkmaya zorlayan sebep olabilir. Müslümanca bir hayata varma çabası içinde meselelerimiz tıpkı ayağımızı sıkan pabuç gibidir

“Hakikat hiç kimseyle paylaşılmazsa bile hakikat olma vasfından bir şey kaybetmez. Ama paylaşılmayan hakikat, hiçbir zaman tecelli edemez.” (sayfa 47) Gördüğü hakikatleri bizimle paylaşan İsmet Özel'e teşekkür ederim. 

Analist : Azime KAYALI Kurum : İnönü Üniversitesi
Bu yazı toplamda 1868 defa okundu.

güvenlik Kodu
YORUMLAR
Bu bölüm şu an hazırlanmaktadır.
Bu bölüm şu an hazırlanmaktadır.