Empatinin Yitimi
Uygarlığımızın hastalığı bu şekilde aktarılır: İnsan kendisinin kurban konumunda olduğunu görmek zorunda kalmamak için kendisine kurbanlar arar.” --Kitaptan “Ekonomik çöküntü, konjonktür gerilemesi, savaşlar, yıkım, nefret, kardeş kavgası, şiddet, uyuşturucu tüketimi, suç, kadınların ve çocukların hor görülmesi, kabalık ve zulüm neden tüm dünyada artıyor?” Arno Gruen’ün sorusu. İnsanlık, insanlığa ne olduğu, insanı insan yapanın ne olduğu…

 

 

 

 

İnsan olmanın ne olduğunu çoğumuz toplum içerisinde üstlenmiş olduğumuz rollerden yola çıkarak yanıtlamaya çalışırız. Verdiğimiz yanıtlar toplum içerisindeki rollerimiz değiştikçe değişeceği için bir süre sonra anlamlarını yitirir ve insanlar bir karmaşa içerisine düşer. Kendisini tehdit altında hisseder.

Biz insanlar gelişimimiz için diğer insanlara ihtiyaç duyan toplumsal varlıklarız. Fakat kişi kendini yetersiz hissedecek bir duyguya kapılarak, bir iktidarla özdeşleşme durumu içine girmiş olur. Bu durum kişinin yabancılaşmasına neden olur.

Toplum içerisindeki bir grup insan genel olarak düşüncelerinde özgür olduklarına inanırlar. Fakat böyle bir grup içerisinde olmak bile önceden programlanmış bir çizgide düşünmekten korumaz. Programlanmış olduğumuz bu çizgi de kendi kurban durumunda oluşumuz içselleştirilmiştir. Kitapta da değinildiği gibi " İnsan kendi içindeki kurbanı görmezden geldiği için gerçek empati devre dışı bırakılıyor." Yani olaylara yaklaşırken kendi içimizdeki acıyı bir kenara koyup, gerçekten kurban durumunda olana karşı kendimizi kapatıp, suçlu olana acırız. Suçluları, suçlu olarak görmeyi başarırsak onlara acımayız. Acı ve empati birbirleriyle sıkı bir bağ içindedir. Acıyı yaşayabilme yetimiz empati yetimiz için belirleyicidir. Acıyı inkar etmek kendiliğimizin oluşumunu engeller. Bu koşulda oluşan kimliğimiz ise korkuyu simgeler. Bu şekilde oluşan kimlik ise hayat dolu ve özgün olmamızın önüne geçer. Oluşturmuş olduğumuz kimlikle içimizdeki düşmanı aramak yerine başkalarında bulmaya çalışırız. Bu düşmanlar kendimizi görmemizi engeller. Düşmana karşı beslemiş olduğumuz düşünceler, cezalar kişinin kendisiyle yüzleşmesinin önüne geçer. Zaten kişi kendisiyle yüzleştiği an kurban durumuna düşer. Düşmanlara karşı güçlüyüzdür. Çünkü onlar zayıflığımızı gizler, çaresizliğimizi perde arkasına alır. Bunları yapmamızdaki en büyük etken bilincimizdir. Bilincimiz çocukluğumuzdan oluşmaya başlar. Bu bilinç çocuğun annesiyle iletişim kurmasıyla başlar. Kitapta okumuş olduğum ve sıradışı gelen bir bulgu da şudur ki; doğumdan hemen sonra annesinin karnı üzerine bırakıldığında başını doğrultup annesinin gözlerine bakmaya çalışan bebeğin annesiyle ilişkisinin o an başlamış olmasıdır. Çocuk kendi hayatının anlam ve önemini annesinden aldığı değere ve öneme göre çıkartır. Bilincinin ve kendisinin gelişimi buna bağlıdır.

İnsani kimliklerinin sarsılmasına izin vermeyen insanlar her yerde var. Önemli olan bu insanlığı, kuşkusu olanların içinde güçlendirmek. Bu yol çocuklarımızdan geçiyor. Onlar karşısında kendimizi duyarlılaştırmak hepimizi güçlendirecektir. Bunun içinde çocuğa ve çocuklara hayatımızda büyük rol vermeliyiz ve geçmişimizi hatırlamaktan kaçınmamalıyız. CzeslawMilosz hatırlamanın kullanmamız gereken bir silah olduğunu söylüyor. Çocukların başka çocukları öldürdüğü, insanların birbirine acımasızca davrandığı bir dünyada yaşıyoruz ve Gruen bu kitabında bunlara bir çıkış yolu arıyor. Gruen'e göre insanlar kendi acılarını yaşayamadıklarında, bu acıyı başkalarında yaşama ihtiyacı duyuyorlar. Son olarak Edward Young'un dediği gibi "Orijinal olarak doğuyor, ama kopya olarak ölüyoruz."

Tamer ALAGÖZ
İnönü Üniversitesi

Analist : Kurum :
Bu yazı toplamda 1219 defa okundu.

güvenlik Kodu
YORUMLAR
Bu bölüm şu an hazırlanmaktadır.
Bu bölüm şu an hazırlanmaktadır.